PARANIZ YOKSA HUZUR İÇİNDE ÖLEBİLİRSİNİZ!

Yazan: katil kahya Tarih: 14 Ekim 2013 Pazartesi 0 yorum
Biz yaşam hakkı,ücretsiz sağlık hizmeti falan diye haykıralım, SGK ve Sağlık Bakanlığı bir olmuş hepimizi yok etmeye çalışıyor. Üstelik o kadar sinsiler ki tüm düzenlemeler kapalı kapılar ardından, sessiz sedasız yürütülüyor.


Yeni Düzenleme HAYIRLI Olsun

Uzun bir süredir özel hastanelerin yönetim kurulu başkanları (hastane değil ticarethane olduklarını onlar da kabul ettiklerinden başhekimler tarafından değil, ceolar tarafından yönetiliyorlar)zaten başbakana baskı yapıyorlardı. Müezzinoğlu hepsinin hayalindeki bakandı. Çünkü malumunuz kendisi halkı değil parayı sever. Veeee süper bakan Müezzinoğlu, koltuğa oturur oturmaz, özel hastaneleri de vatandaşın sırtına oturttu.

Malum daha önceleri herkes istediği hastanede, istediği doktora muayene olabiliyordu. Ya da yatarak tedavi olunacaksa sevk yeterli oluyordu. Her iki durumda da tedavi için gerekli taban ücreti devlet ödüyor,özel hastaneler vatandaştan sadece devletin ödediği paranın %90'nını talep edebiliyordu. Devletin ödediği en yüksek fiyat 34 lira olduğundan, en kötü durumda dahi vatandaşın cebinden 29 tl + KDV yani toplamda 42 lira 60 kuruştan fazlası çıkmıyordu. (tabi birçok özel hastane insanları kandırıp uçuk paralar almayı başarıyordu o ayrı)

Şimdi SGK diyor ki ben de para yok, tedavi olmak istiyorsanız kendiniz ödeyin. Bunu fırsat bilen özel hastaneler de hem devletin ödediği hem de vatandaşın ödediği katkı payına tam % 200 zam yaptı. Hemen örnekleyelim.

Devletin ödediği EN DÜŞÜK katkı payı 75 TL'ye çıkarıldı. Ama SGK diyor ki ben 34 liradan fazla ödememe. Yani burada açıkta kalan 41 TL var. Bir de üstüne özel hastane vatandaştan devletin ödemesi gereken katkı payının 2 katını istiyor yani 150 TL.

Şimdi toplama bir bakalım. 150 TL zaten paşa paşa ödenecek, bir de devletin ben ödeyemem dediği 41 TL ödenecek. Yani özel hastaneye adım attığımız an cebimizden EN AZ 191 TL çıkacak.

PARALI ACİL SERVİS

Eski uygulamada bildiğiniz gibi acil servisler ücretsizdi. Şimdi bu uygulamada değişti. Hem de inanılmaz bir laf cambazlığı ile. Yeni yönetmelik hastanın acil durumu geçer geçmez fatura işlemeye başlar diyor. Yani diyelim ki bir kalp krizi vakası.. Acil ameliyat şart.. Ama ameliyat biter bitmez aciliyet de bitmiş sayılıyor. Yoğun bakım ve ilaç masrafları hastaya yükleniyor. Üstelik yine 2 kat fiyatla.. Diyelim ki devlet yoğun bakım için ( ki yoğun bakımda devlet kendine göre kesenin ağzını açıyor) 7 bin tl ödediyse, hastane artı olarak hastadan 14 bin tl talep edebilecek.


MÜŞTERİ DEĞİL YURTTAŞIZ

İşin özü SGK'nın bu yeni düzenlemesi çoğu başbakan ve müridlerine ait olan 550 özel hastaneyi ihya ederken, 75 milyon insanı mağdur ediyor.Devlet yurttaşına paran yoksa huzur içinde ölebilirsiniz diyor.

DEVAMINI OKU...

Taksim Rehabilitasyon Merkezi'nde Ne oldu?

Yazan: katil kahya Tarih: 10 Ekim 2013 Perşembe 0 yorum

Bakım Evi Mi Fuhuş Yuvası MI?


Mide bulandırıcı o haber ilk kez dün akşam saatlerinde dillendirildi. Taksim'deki "Çocuk Bakım ve Rahabilitasyon" merkezinin müdürü ve 2 müdür yardımcısı o merkezde kalan çocuklara zorla fuhuş yaptırıyor deniyordu haberlerde. Üstelik de o bakım evi, bilinen adıyla Rotary Çocuk Evi'nde kalanların birçoğu istismar edildikleri için ailelerinden alınan çocuklardı.

Çocukların en küçüğü 12, en büyüğü 17 yaşındaydı. Tam 40 çocuktan bahsediliyordu. İddia o ki, bu çocuklar bazı geceler, kurum müdürü tarafından gizlice bakım evinden çıkarılıp, para babalarına peşkeş çekiliyordu. Kimi zamanlar da küçük çocuklarla ilişkiye girmekten zevk alan şeref yoksunu, sapık kişilikler bakım evine gelip kiminle olacaklarını kendileri seçiyordu.

İhbarı Kim Yaptı


Yukarıda anlattığım durumun tam 14 ay devam ettiği söyleniyor. Yani emniyetin iddiası bu yönde. Üstelik olaya dair ihbar da neredeyse 1 yıl önce yapılmış. Birileri polisi aramış ve rehabilitasyon merkezinde yaşı küçük çocukların fuhuşa zorlandığını söylemiş. Bunun üzerine de teknik takip başlamış ve 2 ay önce operasyonun düğmesine basılmış. Operasyon dediğime bakmayın. Kimse tutuklanmamış, kimsenin ifadesi dahi alınmamış. İşin garibi tüm bu yaşananlar 2 ay boyunca sır gibi saklanmış.

Olay dün akşam olayda adı geçen 3 kişinin emniyete davet edilmesiyle ortaya çıktı. Gözaltına alındılar falan diye haberler yapıldı ama dediğim gibi kimse gözaltına alınmadığı gibi sadece ifade için emniyete davet edildiler. Sonra da herkes serbest bırakıldı.


Bakan Kabul Etti

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin'den tık yok 2 gündür. Malum kendisi, dün kadınlara yönelik bir sempozyumda, kendisini protesto eden kadınları tartaklayan, saçlarından tutup yerlerde sürükleyen şahsi korumalarına karşı sustuğu gibi, bu olay karşısında da sustu. Sadece twitter üzerinden olayı takip ediyoruz falan diye geveledi. Ama bütün sosyal hizmetler çalışanlarını tembihlemeyi de ihmal etmemiş bu arada. Bugün kimse telefonlara çıkmadı, telefonu açanlar ise direkt bakanın emri konuşamayız dedi. Ancak o sırada Rotary Rehabilitasyon Merkezi'nde hararetli bir çalışma çoktan başlamıştı. Önce kurumun tabelalar söküldü, sonra göstermelik kameralar takıldı kapı önüne . Çocukların yatakhanelerinin de apar topar boşaltıldığı ise gözden kaçmadı.



Başını belaya sokmak istemediğimden adını vermeyeceğim, Rotary çalışanlarından biri bizi içeri aldı. Ve olayın 2 ay önce yaşandığını, çocukların Bahçelievler'de başka bir merkeze gönderildiğini ve adı geçen şahısların da maaşlarının kesilmemek kaydı ile geçici olarak görevden alındığını söyledi.


İşin Perde Arkasında Ne Var?

Olayla ilgili bütün gün Taksim, Şişhane arasında mekik dokudum. Zira gazetelerin dediği gibi merkez Taksim,Tarlabaşı'nda değil, Şişhane'de. Dediğim gibi konuştuğum görevliler olayı yalanladı. Hatta uzun bir süre o merkezde kalmış bazı çocuklarla da tesadüfen tanışıp, konuşma şansım oldu. Onların da dediği aynıydı. Polisin, çocukları fuhuşa zorluyor dediği A.K için hepsi iyi sözler sarf etti. Haliyle kafam iyice karıştı. Ben de eski Sosyal Hizmetler İl Müdürü Kahraman Eroğlu'nun kapısını çaldım. Onun anlattıkları ise kan dondurucu cinstendi.


Eroğlu, lafa direkt cemaat diye başladı. İlk olarak adı geçen şahısları 25 yıldır tanıdığını ve güvenilir, iyi insanlar olduklarını söyledi. (Bu arada Kahraman Eroğlu çok güvendiğim biridir, lafına itibar edilebileceğini düşünüyorum.) Bundan sonrasında tamamen Kahraman abinin sözlerinin özetini aktarıyorum size..

"Çocuk pazarladıkları söylenenler dürüst, namuslu ve hayatını bu işe adamış insanlardır. Kabahatları cemaatçi olmamaları. Zira çok uzun bir zamandır birçok devlet kurumunda olduğu gibi, sosyal hizmetlerde de bir tasfiye çalışması vardı. Ancak hem çocuklar hem de çalışanlar bu isimleri sevdiği ve onlara güvendiği için tasfiye edilmeleri zordu. Aydın insanların yerine cemaat tayfasından birilerini atamak istedikleri için böyle bir komplo kurulduğunu düşünüyorum"


Aklımdaki Sorular

Malum Türkiye'deki cemaatçi yapı ve örümcek ağı gibi her yere yayılmaya çalıştıkları gün gibi açık. Kahraman abinin de anlattıklarını duyunca aklımda birçok soru oluştu. Ben yanıtları bulamadım, belki siz bulursunuz.

1-) Madem ihbar vardı neden operasyon için 1 yıl beklendi. Bu sırada yaşı küçük çocukların istismar edilmesine, tecavüze uğramalarına savcı,polis dolayısıyla devlet neden sessiz kaldı?

2-) Kurumun 1 müdürü 1 müdür yardımcısı varken, gözaltına alındığı söylenen 2. müdür yardımcısı nereden çıktı?

3-) Teknik takiple kanıtlar toplandıktan sonra operasyon yapıldı deniyor, o zaman bu adamlar neden tutuklu değil?

4-) İstismar edildiği söylenen çocukların neden ifadesi alınmadı?

5-) Dün ifadeye çağırılan 3 şahsa neden fuhuşla ilgili tek bir soru bile sorulmadı.

6-) Görevden alınan müdürün yerine hangi bakan akrabası atandı?

7-) Rehabilitasyon merkezinin içindeki kameraların kayıtlarına ne oldu?

8-) Bakan Şahin neden susuyor?

9-) Rehabilitasyon merkezinde yaşanan olaya sadece 3 kişinin katıldığı söyleniyor. O zaman o binada çalışan diğer onlarca kişi kör müydü?
DEVAMINI OKU...

EYLEMCİLER İÇİN EL KİTABI

Yazan: katil kahya Tarih: 29 Mayıs 2013 Çarşamba 0 yorum

Taksim Gezi Parkı'nda yaklaşık 50 saattir inanılmaz bir direniş var.Yani şu anlarda milyonlarca insan Muhteşem Yüzyıl izleyip, Hürrem'in entrikaları karşısında hayrete düşerken, asıl entrika Gezi Parkı'nda dönüyor.Bir avuç cesur adam, kendi bedenini siper ederek; doğayı, yeşili, geleceği , tarihi korumaya çalışıyor.Az önce başbaş yine televizyonda sıkıyordu. Yok efendim onlar tarihe iade-i itibar yapıyorlarmış da, yok efendim oraya avm şartmış da falan filan... RTE'nin de dediği gibi karar verilmiş. Meşrutiyete karşı gelenlerin ayaklandığı Topçu Kışlası'nın yerinde avm yükseltmek için onlarca ağaç , tek yeşil alanımız yok edilecek.
Neyse dedik ya, neredeyse 50 saattir direniş devam ediyor. Bugün polis ortada görünmedi. Ama bu da planın bir parçası.Çünkü başbaş bugün başka bir doğa katliamına imza attı ve 3. köprünün temel atış törenini yaptı. Eğer Gezi Parkı'nda bir müdahale olsaydı, başbaşın doğa katliamına sebep olan açılış töreni haber bültenlerinde 2. plana düşecekti.İşte bu nedenle bugün polis, kenarda oturup copunu bileylemekle geçirdi gününü. Tahminimce en büyük çarpışma yarın yaşanacak. İşte bu nedenle eylemciler için bir liste hazırladım. Bence dikkate almanızda fayda var. Çünkü karşınızda bir gaz bağımlısı var.


EYLEME GİDENLER DİKKAT!!!

1- Bir defa limondan vazgeçin. Limon eskiden hayat kurtarırdı ama yeni nesil biber gazlarında limon bir işe yaramaz. Çünkü her ne kadar İdris Naim bunlar doğal dese de, yeni nesil biber gazlarının içinde PULLA denilen bir bitki var. Şili'de idam mahkumlarının zehirli iğne karışımlarına da konulan yakıcı bir madde. Etkisini bir tek elma sirkesi ve bebe şampuanı gideriyor. Eğer gazı yediyseniz hemen gözlerinizi bebe şampuanı ya da elma sirkesi ile yıkayın.
2- Eylem sırasında ince ince ama kat kat giyinmeye özen gösterin. Her müdahaleden sonra bir katı çıkarırsınız. Özellikle kollarınız ve bacaklarınız kapalı olmalı. Çünkü biber gazı vücuda yapışır ve sürekli kendini yenileyerek, deriyi yakmaya devam eder.
3- Büyükçe bir beze elma sirkesi dökün ve sirkeli bezi naylon bir poşette saklayın..Müdahale anında bezi ağzınıza kapatın.
4- Makyaj yapmayın, nemlendirici ya da güneş kremi sürmeyin. Bu maddeler biber gazının deriye daha çabuk yapışmasını sağlar.
5- Babet, terlik ya da kösele ayakkabı giymeyin. Rahat bir spor ayakkabı, özellikle de converse gibi boyunlu olanlar hem hızlı koşmanızı sağlar hem de sağa sola yayılan cam kırığı, taş gibi maddelerden ayağınızı korur.
6- Mutlaka yanınızda yedek kıyafet bulundurun.Çünkü F tipi polisin işi belli olmaz her an tazyikli suyu ensenize yiyebilirsiniz.

Son olarak...MÜCADELEDEN ASLA VAZGEÇMEYİN...SİZİN OLANLARI BAŞKALARINA PEŞKEŞ ÇEKMELERİNE İZİN VERMEYİN...SONUÇ NE OLURSA OLSUN BAĞIRIN...BELKİ BİR DUYAN OLUR...

DEVAMINI OKU...

BALAT VE ADALET... NİHAYET...

Yazan: katil kahya Tarih: 25 Mayıs 2013 Cumartesi 0 yorum
Renkli evler, renkli insanlar, 24 saat hiç bitmeyen hayat, komşuluk, işkembe çorbası ve tabi ki çalgı çengi... Balat deyince ilk aklıma gelenler bunlar. Aslında Balat, Türkiye'nin" Nuh'un Gemisi"dir bana göre. Renk, dil, din, ırk fark etmez. Arnavut kaldırımlı sokaklar herkese kucak açar. Sinagog, kilise ve cami yan yanadır. Cemaatleri farklı da olsa bayramlar birlikte kutlanır. Ayrıca kaldırdığın her taşın altından tarihi bir kalıntı çıkar. Başbakanın "çanak çömlek yahu bunlar..Bize teknoloji lazım,ilerleme lazım.Çanak çömlek yüzünden metro yapamıyoruz" dediği kalıntılar göstermiştir ki, iktidarın 10 yıldır bitiremediği metronun ilk örneği (tabi çok daha ilkel şartlarda) yüzyıllar önce ilk Ayvansaray - Balat arasında yapılmıştır.



Böylesi bir yer neden fakir fukaraya kalsın dendi ve yaklaşık 3 yıl önce Fatih Belediyesi, "tamam arkadaş Balat'ı yıkıyorum, buraya otel, rezidans yapacağım, zenginlere peşkeş çekeceğim" dedi. UNESCO'nun kültür mirası seçtiği, İstanbul'un çoktan unuttuğu mahalle kültürünün yaşatıldığı bir bölge dümdüz edilecek, yüzyıllardır yaşadıkları yerlerden insanlar sürülecekti. Üstelik yıkılmak istenen Beşevler mahallesi için belediye 2008 yılında AB'den karşılıksız 7 MİLYON EURO hibe aldı. Adama sorarlar "7 milyon euro harcadığın yeri neden yıkıyorsun?" Cevap belli kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. Yeşil sermaye cepleri doldurur.


Ama belediyenin hesaba katmadığı, o yok etmek istediği mahalle kültürüydü. Musevi, Hristiyan, Müslüman..Hepsi bir oldu..Önce dernek kurdular, sonra dava açtılar. Sonları Sulukule gibi olmasın diye direnişe geçtiler. Gece gündüz eylem yaptılar. Sanatçıların ve bazı CESUR gazetecilerin desteğini aldılar ama karşılarında koskoca DEVLET vardı. Yine de beklenmeyen oldu ve idare mahkemesi, kentsel dönüşüm " hukuka, kamu yararına, şehircilik ilke ve planlama esasına aykırıdır" diyerek projeyi iptal etti.


Ama bu da durdurmadı kentsel dönüşüm adı altındaki TECRİTİ. Ne  de olsa Fatih Belediyesi AKP'li..Başbakan hiç partisine bağlı belediye başkanını yalnız bırakır mı? Hemen kolları sıvadı.Fener, Balat ve Ayvansaray kaşla göz arasında afet bölgesi ilan edildi. Sanki savaştaymışız gibi ACİL KAMULAŞTIRMA kararı çıkarıldı. Balatlı yine pes etmedi. Herkesi şaşırtan ve belki de tek ihtiyacımız olan birliği gösterdiler.


Dava geçtiğimiz yıl Ekim ayında yeniden açıldı. Bu kez Balat'ın sesi daha da yüksek çıktı. Haykırış öylesine yüksekti ki, mahkeme duydu. Yargı yıkıma DUR dedi.. Fikirtepe'de, Sulukule'de, Sarıyer'de işlemeyen adalet bu kez ve belki de ilk kez mazlumun yanında oldu. Balat bu savaşı kazandı. Daha da önemlisi aslında tüm Türkiye kazandı. Tarihi ve insani kültür ait olduğu yerde, ait olduğu insanların korumasında. Ama demedi demeyin...Fatih Belediyesi bu işin peşini bırakmaz. Dağılan karizmayı toparlamak için, o bölgenin halkına huzur vermez.

DEVAMINI OKU...

TAKSİM YASSAH!

Yazan: katil kahya Tarih: 30 Nisan 2013 Salı 0 yorum
VALİ VE EMNİYET MÜDÜRÜ YAN YANA DURMUŞ, TAKSİM'İN GÖBEĞİNDE KONUŞUYOR.  İPEK KRAVATLARI, EN JANJANLI TAKIMLARI, ÖZENLE PARLATILMIŞ RUGAN AYAKKABILARI İLE VİTRİN MANKENİ EDASINDA AÇIKLAMA YAPAN İKİLİ İŞÇİLERE DİYOR Kİ; 1 MAYIS BAYRAMI'NDA 1 MAYIS ALANINDA OLAMAZSINIZ.. YALNIZ HER İKİSİNİ DE TEBRİK ETMEK İSTERİM KENDİ UYDURDUKLARI YALANA, KENDİLERİ ÖYLE BİR İNANMIŞ Kİ, KONUŞMALARI DİNLERKEN AZ DAHA "ADAMLAR HAKLI" YAHU DİYECEKTİM. HERKESİN BİR KUKLA, İPLERİN İSE BAŞBAKANDA OLDUĞUNU HATIRLAYARAK BU DUYGUDAN KURTULDUM.

BİLDİĞİNİZ GİBİ YILLAR SONRA İLK KEZ 3 SENE EVVEL İŞÇİLER KENDİ MEYDANLARINA, TAKSİM MEYDANI'NA YENİDEN KAVUŞTU. ZATEN FARK ETTİYSENİZ SON 3 SENEDİR DE NE KAVGA VAR NE GÜRÜLTÜ. HERKES BAYRAMINI DİLEDİĞİNCE YAŞIYOR. KİMİ HALAY ÇEKİYOR, KİMİ SLOGAN ATIYOR, KİMİ DE KAZANCI YOKUŞU BAŞINDA SESSİZCE YASINI TUTMAYA DEVAM EDİYOR. AMA BİRİLERİ BU KADAR SESSİZLİK, BU KADAR HUZUR BU İŞÇİLERE YETER DEDİ VE DÜĞMEYE BASILDI. TAKSİM MEYDANI YENİDEN YASAKLI BÖLGE HALİNE GELDİ.

İŞÇİLER DİRENİYOR HAKLI OLARAK... UĞRUNA ARKADAŞLARINI FEDA ETTİKLERİ MEYDANA GİRMEK İSTİYORLAR. DEVLET İSE HER ZAMAN Kİ ZİHNİYETLE YOLA DEVAM EDİYOR. YASSAH HEMŞEHRİM... BAHANELERİ DE TAKSİM'İ SÜZGECE ÇEVİREN İNŞAAT. İŞÇİLER YÜRÜYÜŞ SIRASINDA ÇUKURLARA DÜŞEBİLİRMİŞ FALAN FİLAN.. E O ZAMAN GÜVENLİK ÖNLEMLERİNİ AL KARDEŞİM.. TAKSİM'İ HER GÜN 1 MİLYON KİŞİ ZİYARET EDİYOR DİYE HAVA YAPMAYI BİLİYORSUN. MADEM O 1 MİLYON KİŞİYİ GEÇİRECEK YERİN VAR İŞÇİLERİ DE GEÇİR. KADEMELİ SİSTEM KUR..HERKES BİR ANDA GİRMESİN DE MEYDANA, YAVAŞ YAVAŞ GRUP GRUP AL İÇERİ İŞÇİLERİ.

TABİ BENİM BİLE AKLIMA GELEN ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VALİNİN, EMNİYET MÜDÜRÜNÜN AKLINA GELMİYOR OLMAZ. BU ÖNERİLER ONLARIN DA AKLINA GELİR AMA İŞİNE GELMEZ. TAKSİM KAPALI BU SENE DEYİP BAŞKA YER GÖSTERİRLER EMEKÇİLERE. GELECEK YIL DA DERLER Kİ "GEÇEN YIL TAKSİM'E GİRMEDEN DE KUTLADINIZ BAYRAMINIZI. BAKIN NE GÜZEL OLDU. HADİ ARTIK BÖYLE DEVAM EDELİM" VE BÖYLECE UĞRUNA KAN DÖKÜLEN MÜCADELE, VE SEMBOLİK BİR BULUŞMA NOKTASI ALINIR İŞÇİLERİN ELİNDEN.


KAHİN DEĞİLİM AMA YARIN OLACAKLARI SÖYLEYEYİM SİZE. İŞÇİLER ŞİŞLİ'DEN, BEŞİKTAŞ'TAN VE TARLABAŞI'NDAN YÜRÜYÜŞE GEÇECEK. DEVLET İSE POLİSİN ELİNDEKİ COPLA, BİBER GAZIYLA SURETE BÜRÜNECEK. HAVAYI SİS KAPLAYACAK, KULAKLAR COP SESİNDEN SAĞIR OLACAK. EMEKÇİ, İŞÇİ YİNE YERLERDE SÜRÜNECEK VE EMNİYET MÜDÜRÜ BUNA MEŞRU MÜDAFA DİYECEK.

Bu arada küçük bir not. Taksim Meydan'da The Marmara, AKM ve anıt arasındaki 30 bin metrekarelik alan bomboşken yani orada binlerce kişinin sığabileceği bir alan varken, uyanık biraderlerin inşaatın ortasında basın toplantısı yapması art niyetin göstergesi değil de nedir?!




DEVAMINI OKU...

KADIRGA... BİR ARAP MAHALLESİ!

Yazan: katil kahya Tarih: 22 Nisan 2013 Pazartesi 0 yorum
EVLERİN HEPSİ TEK TEK RESTORE EDİLMİŞ…SOKAKLAR TERTEMİZ…NEREDEYSE HER KÖŞE BAŞINA BİR BUTİK OTEL AÇILMIŞ. KALDIRIMLAR YENİLENMİŞ, ALT GEÇİTLER ONARILMIŞ..İSTANBUL’UN GÖBEĞİNDE, AVRUPA’DAN FIRLAMIŞ BİR MAHALLE GİBİ GÖZ KIRPIYOR KADIRGA.. AMA BUNCA GÜZELLİĞE RAĞMEN SANKİ ÖZÜNÜ, RUHUNU KAYBETMİŞ. KAFASI ÇALIŞMAYAN GÜZEL BİR KADIN GİBİ. DIŞ GÖRÜNÜŞ ETKİLESE DE İÇİ BOMBOŞ. ÇÜNKÜ BOŞALTILMIŞ BİRİLERİ TARAFINDAN.  PEKİ AMA NEDEN?

SORUNUN CEVABI ÇOK BASİT.. BÖYLESİ GÜZEL BİR YERDE YAŞAMAYA LAYIK GÖRÜLMEMİŞ BİRİLERİ.  AYDIN BOYSAN’IN DA DEDİĞİ GİBİ “ SUYUNU BİZ İÇTİK, POSASINI SİZ YİYİN” DENMİŞ. İSTANBUL’DA MAHALLE KÜLTÜRÜNÜN YAŞADIĞI BİRKAÇ BÖLGEDEN BİRİ OLAN KADIRGA, ARAPLARA PEŞKEŞ ÇEKİLMİŞ.

KADIRGA, ASLINDA ESKİ İSTANBUL’U YAŞATAN BİR YERDİ. ZATEN SOKAKLARA BAKINCA ANLARSINIZ. APARTMANDAN DAHA ÇOK CUMBALI ESKİ EVLER VARDIR. HER MAHALLENİN BAKKALI, MANAVI, KASABI BULUNUR. KOMŞULAR BİRBİRİNİ TANIR..DAHA DOĞRUSU TANIRDI. ÇÜNKÜ O MAHALLELER DE DAĞITILDI. BÖYLESİ SEMTLERDE YENİ İNSAN BULMAK ZORDUR NORMALDE. ÇÜNKÜ HERKES ATADAN DEDEDEN KALMA EVİNDE OTURUR.  YANİ YILLAR GEÇSE DE MAHALLEDE SİMALAR DEĞİŞMEZ. ZATEN MAHALLE BİR AİLE OLMUŞTUR. AMA O KOCA AİLE DAĞITILIYOR. ÜSTELİK KENDİLERİ DE FARKINDA YAŞANANLARIN AMA MÜDAHALEDE GEÇ KALMIŞLAR.

AYNI TARLABAŞI’NDA OLDUĞU GİBİ KADIRGA’DA DA İTİBARSIZLAŞTIRMA OPERASYONU BİR SÜREDİR DEVAM EDİYORDU. ARTAN SUÇ ORANI, NİJERYA,GANA, SOMALİ GİBİ YERLERDEN GELEN MÜLTECİLERİN O BÖLGEYE YERLEŞTİRİLMESİ, O CİVARDA YAŞAYANLARI RAHATSIZ ETTİ. İŞTE O GÜNLERDEN SONRA KARANLIK ELLER KADIRGA’YA UZANDI. “BURASI SUÇ YUVASI OLDU..SİZİN GİBİ DÜZGÜN AİLELER BURADA YAŞAYAMAZ.KAÇIN KENDİNİZİ KURTARIN” DENDİ. N’APSINLAR… KORKUDAN EVLERİNİ BARKLARINI YOK PAHASINA SATIP İSTANBUL’UN BAŞKA SEMTLERİNE GÖÇ ETTİLER. BÜYÜDÜKLERİ SOKAKLARI KORKUDAN TERK ETTİLER. İŞİN ASLI İSE GEÇTİĞİMİZ GÜNLERDE ORTAYA ÇIKTI. KADIRGA BİR ARAP MAHALLESİNE DÖNÜŞTÜRÜLÜYORDU. SAHİPLERİNDEN KÜÇÜCÜK PARALARA ALINAN CUMBALI EVLER, ARAPLARA MİLYON DOLARLARA SATILMAYA BAŞLANDI. ANLAŞILAN KADIRGALI'YI TEHDİT EDEN GÜVENLİK ZAAFİYETLERİNDEN ARAPLAR PEK KORKMUYOR.

ÜSTELİK KADIRGA’YI ARAP MAHALLESİNE DÖNÜŞTÜRME OPERASYONU SADECE KADIRGA İLE DE SINIRLI KALMADI. MALUM ARAPLAR, BAŞBAKANIN DA ARZU ETTİĞİ GİBİ ÇOK ÇOCUK YAPIYORLAR. HALİYLE KÜÇÜCÜK MAHALLELERE SIĞAMADILAR. İŞTE BU NEDENLE PLANA KUMKAPI DA DAHİL EDİLDİ. SAHİLDEKİ BALIKÇILARA, DÜKKANLARI BOŞALTIN ,DENİLDİ. SAĞ OLSUNLAR GÜRPINAR’DA ŞEHRİN DIŞINDA, DENİZE KİLOMETRELERCE UZAKTA YER GÖSTERMİŞLER BALIKÇILARA. KUMKAPI’DAKİ SAHİL ŞERİDİNE İSE REZİDANSLAR YAPILACAĞI İDDİA EDİLİYOR.  YANİ TOPRAKLARI ALDIKLARI YETMİYOR, DENİZİ HATTA DENİZE BAKMA HAKKINI DAHİ ELİMİZDEN ALIYORLAR. PEKİ BİZ NE YAPIYORUZ ?! ÇİMLENMİŞ PATATES YİYEREK BİR SONRAKİ SEÇİMİ BEKLİYORUZ.

DEVAMINI OKU...

BEN DE HOBBITİM BEN DE SHIRELIYIM

Yazan: katil kahya Tarih: 16 Nisan 2013 Salı 0 yorum
                                                                               
Yüzüklerin Efendisi üçlemesini ilk okuduğumda orta son öğrencisiydim. İlk defa klasiklerin dışına çıkmış ve fantastik bir kitap okumuştum. Ahiretliğim sağ olsun tavsiye ettiği kitapla yeni dünyaların kapısını aralamamı sağladı. Sonra 1998 yılında öğrendim ki Peter Jackson adlı çılgın bir yönetmen hayatımın kitabının filmini çekecekmiş. Heyecandan kelebeklendim resmen. Aylarca, yıllarca bekledim. Veeee 2001 yılında beklediğim gün geldiğinde, filmi izlediğim an anladım ki, beklediğime değmiş. Kitabı okurken hayalini kurduğum herşey resmen vücut bulmuş. Özellikle de Shire ve Hobbitler.

Filmin büyük bir bölümü green box yöntemiyle çekildi. Ama görenleri kendine hayran bırakan Shire tamamen gerçek. Yani gerçekten o Hobbit oyukları, taş köprüler ve değirmenler var. Bizim Shire olarak bildiğimiz yer, Yeni Zelanda'da Matamata diye bir köy. Cennetin yeryüzündeki tasviri. Üstelikte çekimlerden sonra  mekanların hiçbiri yıkılmadı, yok edilmedi.

İlki geçtiğimiz Aralık ayında vizyona giren Hobbit üçlemesi de Matamata'da çekildi. Çekimler tamamlandıktan sonra da Hobbit köyü ve diğer setler turistik alan olarak kullanılmaya devam etti. Mesela Yüzük Kardeşliği'nde, Aragon ve minik hobbitlerin ilk karşılaştığı yer "Green Dragon Inn" şu anda pub olarak hizmet veriyor. Gidenler tahta bardakta sunulan arpa suyunun lezzetini anlata anlata bitiremiyor.
JRR Tolkien'in mürekkebinden akanlara hayat vermek için Peter Jackson, Yeni Zelanda'yı plato olarak kullandı. 1.600 kilometrelik bir rota üstünde 70'ten fazla mekan inşa etti. İşte tüm bu mekanlar Hobbiton adı altında buluştu.  Mesela Hobbiton'da Mordor'un gerçek halini görmek mümkün. Filmde Mordor olarak gördüğümüz yer aslında sönmüş bir yanardağ. Ama fotoğrafa bakınca bile Sauron'un gözlerini üzerinde hissediyor insan.

At beylerinin diyarı Rohan ise dümdüz bir ova. Matamata sakinlerinin piknik alanı. Biraz görsel efekt, biraz da hayal gücü kullanınca piknik alanı Rohan'a dönüşüvermiş.Coşkuyla akan dereleri, Isengard sahnelerine fon olan yüksek ağaçları var.


Şimdi dönelim yeniden filmin en başına yani Shire'a. Shire aynı filmlerde gördüğümüz gibi. Yani görüntülerin üzerinde hiçbir oynama yok. Aynı hobbit oyukları, köprüler, değirmenler, taşlı yollar ve publar..Ve hepsi hala kullanımda. Hobbit oyukları otel odası olarak kullanılıyor. Diğer alanlar ise filmdeki şekilde hizmet veriyor. Yani Frodo'nun gitti bara gidip bira içebilirsiniz ya da Pippin gibi tarlalara dalıp havuç çalabilirsiniz. Üstelik kendinizi konuya iyice kaptırmak isterseniz, hediyelik eşya dükkanlarında hobbit ayakları, kıyafetleri ve perukları satılıyor.
Tabi bunca güzelliği yaşamanın bir de bedeli. 10 gece de olsa hobbit gibi yaşayacağım ve Yeni Zelanda'nın tüm doğal güzelliklerinin tadını çıkaracağım diyorsanız, cebinizde 6 bin lira olması lazım. Bu fiyata uçak bileti de dahil. Ama yok ben biletimi kendim alırım, orada da günübirlik turlarla kafama göre takılırım diyorsanız, Hobbiton'a giriş fiyatı 250 lira. Hobbit oyuklarında bir gece kalmanın bedeli ise 390 lira. Tur düzenleyen birkaç firmanın adresini veriyorum. Belki farklı alternatiflere göz atmak istersiniz.
- www.nomadsafariz.co.nz
- www.hobbitontours.com

DEVAMINI OKU...

TARLABAŞI’NI KİME SORUP YIKTILAR ?!

Yazan: katil kahya Tarih: 10 Nisan 2013 Çarşamba 0 yorum

Başlığa yazdığım soru sandığınız gibi mecaz değil. Gerçekten de merak ediyorum, Tarlabaşı’nı yıkmak için kimden izin aldılar. Bir anda bütün mahallenin etrafı tahtalarla çevrildi. Dozerler içeri girdi ve tarih yerle bir edildi. Güya bir istimlak düzenlenmesi yapıldı. Ev sahiplerine mini mini paralar ödendi, yüzlerce insan kış ortasında resmen sokağa atıldı. İyi de istimlak bedelleri hangi ev sahiplerine ödendi?!  Evleri yıkmak için kimlerle masaya oturuldu ?! 


İna Kalakosi….Atadan, dededen  İstanbullu bir Rum arkadaşım. Aile, malum olayların ardından önce Yunanistan’a, ardından Belçika’ya göçmek zorunda kalmış. Ama İna, dedesinin ve babasının doğduğu şehirle bağını hiç koparmamış. Tam bir İstanbul  aşığı. Üstelik geleceği de İstanbul’da yatıyor. Çünkü ailesi faşistlerin saldırısına uğrayıp göçmek zorunda kaldığında, arkalarında muazzam bir servet bırakmış.

Bahsettiğim o servet paravanların arkasında. Üstelik gasp edilmiş halde. Bildiğiniz gibi şehrin dört bir yanı belediye tarafından işgal edildi. Cebren ve hile ile, kentsel dönüşüm adı altında, yüz binler evinden yurdundan oldu, on binlerce ev yıkıldı. Ancak Tarlabaşı’nın durumu diğerlerine göre çok farklı.  Bunun 3 nedeni var.


1-) Tarlabaşı’ndaki evlerin asıl sahipleri Rumlar. Hatta tapuları bile hala ellerinde.
2-)Tarlabaşı’nın altında muazzam bir tarih yatıyor. Evlerin en genci 100 yaşında (Kaç deprem görmüşlerdir kim bilir ?! Hani depreme karşı şehri güçlendirmek için yapılıyor ya bu değişim. TOKİ’nin güçlendirme mantığını gördük, Samsun’da dere yatağına  yapılan evler su altında kalırken.)
3-)Tarlabaşı sürülenlerin sığınağı. Doğu ve güneydoğuda köyleri yakılanları son adresi.

1-)RUMLAR’IN EVLERİNİ YIKTILAR

Dediğim gibi Rum arkadaşım İna’nın ailesi doğma büyüme Tarlabaşılı. Özellikle karakolun olduğu sokakta birçok evleri var. Üstelik geçtiğimiz yıllarda, şehirden göçmek zorunda kalan azınlıklara hakları geri verildiğinden, tapuları da hala geçerliliğini koruyor. Bana tapulardan birinde yazan adresi, parsel ve ada numarasını yolladı. Amacı evin durumunu öğrenip, gerekli tadilatları yaptırıp, dedesinin doğduğu şehirde vakit geçirecek bir mekana sahip olmak istemesiydi.
Ama anlaşılan belediye kendi hayalini, İna’dan daha çabuk gerçekleştirmiş. Çünkü verdiği adreste koskocaman bir hiç vardı. Ev yerle bir edilmişti. Öğrendiğime göre belediye o evi 1.5 yıl önce istimlak etmiş. İstimlak dediysem, yasal bir durum sanmayın. Eve sığınan garibanlara (belediyeye göre işgalcilere) 3-5 kuruş vermişler. Sonra da  dozerleri içeri sokmuşlar. Peki bunun hesabını İna’ya kim verecek ?!  Zararı nasıl karşılanacak ?! Dava açsa muhtemelen güzel bir para alır..Ama o para yüzlerce yıllık bir eve sinmiş hatıraları,yaşanmışlıkların izlerini geri getirebilir mi?! 



2-)TARİHİN ÜZERİNE BETON DÖKÜLDÜ

Tarlabaşı’nın yerleşim alanı olarak tarihi, 14. Yüzyıla kadar uzanıyor. Tabi bu sadece bildiğimiz tarih. Henüz kanıtları bulunamadı ama bazı uzmanlar 12. Yüzyılda ticaret merkezi olduğundan söz ediyor. Neyse teknik detayları geçelim. Tarlabaşı hem üzerinde yaşayanlar hem de mimari bakımdan İstanbul’un en önemli bölgesi. Daha geçen yıl kazılar sırasında bir ucu Tarlabaşı’nda, bir ucu Harbiye’de olan bir su kanalı bulundu.
 Tahminen 500 yaşında. UNESCO, böyle bir mimari yapının koruma altına alınmasını istedi ama bir zamanlar temiz suların aktığı kanalda şimdi çimento var. Evler ise Rum mimarisinin en başarılı örnekleri.. Cumbaları, geniş kapıları, mermer merdivenleri ve dar balkonları ile yüzyıllardır devam eden değişimin en büyük tanıkları olan o şirin evler birbir yıkıldı, içlerindeki hamamlar, mahalledeki tarihi çeşmelerle birlikte. Ama Tarlabaşı’nın bir de misyonu vardı. Tarlabaşı sosyal  eşitliğe inanırdı. 16. Yüzyılda bütün elçilikler bu mahalledeydi. İstanbullu Rumlar, zengin Yahudiler, elçilik görevlileri ve işçi sınıfı Türkler bir arada yaşıyordu. Ama belediyelere talimat veren hükümet faşizan duygularla, eşitliği hakkı hukuku yok ettiği gibi, tüm bu düşünceleri temsil eden Tarlabaşı’nı da yok etti.

3-)SON SIĞINAK

Özellikle 90’lı yıllarda yaşanan terör olaylarından sonra, doğu ve güneydoğuda birçok ev, köy ve ormanlık alan ateşe verildi. Askerin düşüncesine göre, böylece teröristlere saklanacak alan kalmayacaktı. Ama olan yine garibana oldu. Binlerce insan evinden, yurdundan, doğduğu topraktan oldu. Faşizm köpek dişlerini bir kez gösterdi. Evleri yakılanlar mecbur tuttu büyük şehirlerin yolunu. Tarlabaşı onlara kucak açtı. Yıllarca bağrında sakladı. Terk edilmiş evler, uzak diyarlardan göçüp gelenlere sığınak oldu. Ama kentsel dönüşümle beraber yine göç yolu gözüktü. Yuva diye bildikleri nere varsa ellerinden alınanlar bir kez daha ortada kaldı.


Tabi bütün bunların planı çok önceden yapılmıştı. Ne de olsa bir anda biz burayı yıkmaya karar verdik diyemezlerdi. Önce itibarsızlaştırma operasyonu başlatıldı.
Bölgedeki suç oranı kasıtlı olarak arttırıldı. Önceden belirlenen adreslere bazı kişiler yerleştirildi. Mahalleye nifak sokuldu. Sonra o belli adreslere şafak operasyonları yapıldı. Hatta silahlar konuştu. Belki hatırlarsınız 3-4 sene önce bir nevruz sabahı 3 şahıs polise ateş açmıştı. Gözaltına alınırken de silahı bize bir gün önceden polis verdi demişlerdi. Ama işlerine gelmeyen birçok şey gibi, emniyet ve hükümet bunu da sümen altı etti. Ve o itibarsızlaştırma çalışmaları, bugün yıkılan binaların molozları altına ustalıkla gizlendi.
DEVAMINI OKU...

ÜŞENGEÇLİK GENLERİMİZDE VARMIŞ

Yazan: katil kahya Tarih: 10 Mart 2013 Pazar 0 yorum


Herkes, özellikle de kadınlar hep zayıf ve fit bir vücuda sahip olmak ister. Erkeklerinse üçgen vücut takıntısı malumunuz. Ama iş spor yapmaya, diyet yapmaya gelince yan çizmek de adettendir. Pazartesi başlanılan diyetler Salı biter, büyük heveslerle kayıt yaptırılan spor salonları 2 gün sonra unutulur ya da benim gibiler spordan çıkıp soluğu Burger King’te alır. Bahanede hazırdır; hacı bugün 10 kilometre koştum, küçük bir hamburgerden ne çıkar ki?! Meğer kabahat bizde değil atalarımızdaymış. Yani üşengeçlik genlerimizde varmış. Çünkü bundan 20 bin yıl önce yaşayan ilk insanlar yattıkları yerde zayıflamanın formülünü keşfetmiş. Nasıl mı? İşte bu sorunun yanıtını bana yakın arkadaşım ve aynı zamanda da ünlü bir medikal hekim olan Gönül Ateşsaçan verdi. Gönül anlattı, ben şok oldum. Şimdi ben susacağım, size Gönül anlatacak zayıflamanın zahmetsiz formülünü.

“Yapılan araştırmalara ve bulunan kemikler, fosiller üzerinde yapılan incelemelere göre ilk insanlar, zayıf, kaslı ve atletikti. Yağ dokuları yok denecek kadar azdı.  Tabi ki gıda bulma konusunda katı doğa şartları ve zorlu yaşam koşullarının da etkisi var ama fit vücutlarının en büyük sebebi soğuk ırmaklar. İlk insanlar kaslı ve zayıftı, çünkü soğuk ırmaklarda yıkanmak, soğuk su içmek zorundaydılar ve soğuk zayıflatır, vücudu kaslandırır. Mesela tüpsüz dalış yapanlara ya da soğuk su da yüzenlere bir bakın, hepsi fittir. Çünkü vücut soğuğu yenmek için depoladığı yağları yakar ve kasları çalıştırır. Birçok kişi bilmese de, içeceklerin içine 2 küp buz atmak zayıflatır. Çünkü vücut kendi ısısında olmayan sıvıları ısıtmadan kullanamaz. Mesela içinde 2 küp buz olan bir bardak su ortalama 5 derecedir. Vücudun bunu midede kullanabilmesi için suyun sıcaklığının en az 36 derece olması gerekir. İşte bu nedenle vücudunuz o buzlu suyu kullanmadan önce ısıtır, ısıtırken de fazladan kalori harcar, yağ yakar. Yani dozu aşılmadan, boğazları şişirmeden içilen buzlu içecekler sizi zayıflatır”

İşin özü şu ki, işin cılkını çıkarmadan hergün 2 bardak şekersiz sıvıyı içine 2 küp buz atarak yudum yudum için ve gerisini vücudunuza bırakın. Yavaş yavaş zayıflamaya başladığınızı ve özellikle de karın, basen gibi yağların hücum ettiği bölgelerin incelmeye başladığını göreceksiniz. Deneyin...Ben denedim 2 kilo gitti bile.






DEVAMINI OKU...

SELİM SESLER’E SES VERİN

Yazan: katil kahya Tarih: 4 Mart 2013 Pazartesi 0 yorum


Selim Sesler… Adı bile ahenkli adamın..Tıpkı müziği gibi... Belki birçoğunuz adını ilk kez duydunuz, belki de benim gibi ağır hayranısınız. Türkiye’de maalesef adını çok fazla duyuramasa da, kendisi dünyanın ayakta alkışladığı bir klarnet virtüözü. Amerika’da, Avrupa’da binlerce hayranı var. Özellikle İspanya’da çok seviliyor ve dinleniyor. Saygın caz festivallerinde, açılış konserinde sahne alacak kadar önemli bir isim. Hani o ağzımız açık izlediğimiz, kırmızı halı törenlerinde gördüğümüzde “abi bu adam Türk” diye yabancı arkadaşlarımıza kendi çapımızda hava attığımız Fatih Akın var ya, Selim Sesler işte o dünya çapındaki yönetmenin bile ilham kaynağı. Başta Altın Ayı olmak üzere birçok ödül alan “Duvara Karşı” filmi dahil olmak üzere bütün Fatih Akın filmlerinin müziğini yapan daha önemlisi o filmlerin senaryosunun yazılmasına neden olan adam Selim Sesler. Öyle bir klarnet çalıyor ki, insanın beyni uyuşuyor, hipnotize oluyorsun resmen. Klarneti çalmıyor adeta konuşturuyor, oynatıyor. 



Ama dünyanın önünde eğildiği o klarnet pas tuttu. Çünkü Selim Sesler tam 18 aydır klarnetine dokunmuyor, daha doğrusu dokunamıyor. Kalbinin yerinde takılı olan cihaz buna izin vermiyor. Geçtiğimiz günlerde evinin kapılarını açtı bana. Tarlabaşı, Kalyoncu caddesindeki mütevazı evinde eşiyle birlikte ağırladılar beni. Bütün çaresizliğine, sıkıntısına rağmen yüzü gülüyordu. Aklıma gelen ilk soru “Neden hala bu evde oturuyorsunuz?” oldu. Cevap yüzüme tokat gibi yapıştı. “İstediğim kadar ünlü olayım, zengin olayım benim özüm bu. Ben bir Romanım. Evim, yurdum Tarlabaşı. Sırf cebim para gördü, şanım şöhretim oldu diye insanlarımı, mahallemi terk edemem” İşte Selim Sesler’i sevmek için bir neden daha. Kimliğini kaybetmeden, geçmişine sırtını dönmeden şu an bulunduğu yerlere gelebilmiş gerçek bir sanatçı.

Şimdi yeniden dönelim sağlık durumuna. Selim Sesler, 18 ay önce Almanya’da verdiği konserin ardından, soluğu dünyaca ünlü müzik şirketi Sony’de aldı. Bir albüm anlaşması yaptılar. Önce dünya müzikseverlerinin gönlünü fetheden Sesler, şimdi de kendi ülkesinde sesinin duyurmaya karar vermişti. Ama Sony’nin ofisinden çıkar çıkmaz yere yığıldı. Gözünü açtığında hastanedeydi ve kalbinin yerinde fotoğrafta da gördüğünüz kol çantası şeklinde bir cihaz takılıydı. Çünkü kalbi iflas etmişti. Selim Sesler’in vücuduna 18 aydır bir makine kan pompalıyor ama kalp nakli şart. Üstelik zaman giderek daralıyor. Selim Sesler ise en çok klarnet çalamadığı için üzülüyor. Belki bir daha asla klarnet çalamayacak, belki bir daha onun nefesiyle ses verdiği o müthiş şarkıları, kulağımızın pasını silemeyecek. En acısı da yalnız bırakılmış olması. Yanında sadık birkaç dostundan başka kimse yok. Türkiye’yi yurt dışında temsil eden bir ismi , Kültür Bakanlığı arayıp sormuyor bile. Belli ki kendileri tanımadığı için, kimse tanımıyor sanıyorlar, önemsiz görüyorlar. Selim Sesler, Tarlabaşı’ndaki evinde yardım bekliyor. Yüzü gülse de içinden yardım çığlıkları atıyor. Selim Sesler’in sesini duyuyor musunuz?

DEVAMINI OKU...

AFİŞLERE YANSIYAN ADALETSİZLİK

Yazan: katil kahya Tarih: 28 Şubat 2013 Perşembe 0 yorum



Bu afiş Boğaz Köprüsü’ne bağlanırken, Yıldız Teknik Üniversitesi önündeki üst geçitte asılıydı. Günlerce gelip giderken gözüm takılı kaldı afişe. Bir gariplik vardı ama ne olduğunu çözemedim. Ta ki geçtiğimiz gün bir tinerci dimağımı aydınlatana kadar. Elinde tineriyle yaklaştı yanıma, sığındığımız harabeleri bile elimizden aldılar, kentsel dönüşüm varmış, belki biz de arada kaynar insana döneriz dedi. Aslında kibar bir isyanın dışa vurumuydu bu. Ardından aynı afişe bir kez daha göz attım ve yapılan haksızlığın, adaletsizliğin yüzsüzce nasıl üst geçitlere asıldığını gördüm. Malumunuz İstanbul’un dört bir yanı inşaat halinde. Kentsel dönüşüm adı altında, binlerce kişi yerinden yurdundan ediliyor, toprak altında kalan tarihin üstüne beton dökülüyor ve işin en acı yanı da garibanın elinden binbir dalavere ile alınan yerler, zat-ı şahanenin belirlediği muhafazakar elitlere peşkeş çekiliyor. İşte bu afiş farkında olmasa da tam da yaşanan bu durumu anlatıyor. Bakın ne yazıyor o afişte. “ 16.045 konutla, 3.277 iş yerinin yıkımı ve 731 konutun anahtar teslim töreni” Yani yaklaşık 20 bin mekan yerle bir edilmiş. Karşılığında 731 anahtar teslim edilmiş. Eminim ki, o anahtarları cebine koyanlar o yıkılan mahalleye daha önce adım atmamıştır, esnafla oturup  iki laf etmemiştir. Ama şimdi ceplerinde anahtar var. Çünkü rantsal dönüşüm sonrası, yıkılan o mekanların yerine devasa binalar dikilecek. 100 bin liraya, 200 bin liraya alınan evler milyonlara satılacak. Gariban mı zengin olsun, gariban mı lüks evlerde yaşasın ?! Tabi ki, eşi, dostu, yüksek yerlerde tanıdığı olanlar zevk-i sefa sürecek. Dedim ya 20 bin mekan yıkılıyor, karşılığında 731 anahtar veriliyor. Demek ki, 20 bin dar gelirli ancak 731 zengine denk geliyor. Ama devletin hakkını da yememek lazım. Evleri kentsel dönüşüm var diye gasp edilenlere seçenekler de sunuldu. İstiyorsanız yeni yapılan evleri siz alın dediler. Ama tek bir şartla. Metrekaresini bize 500 liraya sattığınız evleri, yenilenmiş olarak geri almak istiyorsanız, metrekaresine 10 bin lira ödeyeceksiniz. Gariban düşündü, taşındı işin içinden çıkamadı. Birçoğunun yıllık geliri dahi 10 bin liranın altında. N’apsınlar mecbur yeni bir kenar mahalle buldular kendilerine. Bir sonra ki rantsal dönüşümü şimdi orada bekliyorlar. Bakalım sığındıkları o kenar mahalle ne zaman keşfedilecek ve kimlere peşkeş çekilecek.























DEVAMINI OKU...

En Büyük Düşman Ailedir

Yazan: katil kahya Tarih: 7 Ocak 2013 Pazartesi 0 yorum
Seni yapma sebepleri aslında ne çocuk sevgisidir ne de ailemiz genişlesin, büyüsün hayali...  Anne babalar geleceğe  yatırım için çocuk yapıyor bence. Çünkü çocuk demek, birçok kişi için geleceğe yatırım demek. Zaten bu durumu saklamıyorlar da. Biraz büyüyüp serpildiğinde eğer kızsan; "hadi şu ev işlerine bir el at da anan rahat etsin", erkeksen "dükkanda çıraklık yap da, baban yıllar sonra şöyle bir ayağını uzatsın" söylemleri başlıyor.Sadece bu kadar da değil... Hele bir çalışmaya başla, elin ekmek tutsun, yeni yeni sorumluluklar yükleniyor sisteme. Tabi burada anne babadan söz etmiyorum sadece, hısım, akraba hatta komşular bile dahil bu güruha. Aaaaaa annen senin için saçını süpürge etti, baban, sen iyi okullarda oku diye hayatından vazgeçti diye başlayan cümlelere hepiniz aşinasınızdır.
En kötüsü de nedir biliyor musun?... Bütün hayal kırıklıkları sana aitken, başarılar onların olur.Kendimden örnek vereyim.Şu hayatta istediğim tek şey gazeteci olmaktı.Bu hedefi önüme koyduğumda henüz 15 yaşında lise 1 öğrencisiydim.Bu kararımı açıkladığımda, herkes "senden gazeteci falan olmaz, en iyisi öğretmenlik oku" benzeri cümlelerle itin götüne soktu beni. Üniversitede iletişim kazandım, gizli gizli kayıt yaptırdım. Çünkü ailem izin vermedi.Mezun oldum, iş bulamayıp pes edeyim diye ellerinden geleni yaptılar. Sonuç...Vazgeçmedim..15 yaşında hedeflediğim noktaya 29 yaşında ulaştım.İşin garibi şu an bütün ailem, en başından beri en büyük destekçimmiş gibi davranıyor. Bir başarı kazandığımda, utanmadan yüzüme bakıp "biz zaten başaracağını biliyorduk" diyorlar. Hele elaleme anlatırken, "çok çalışTIK ama..." demeleri yok mu ?!...O anlarda ölmek istiyorum. BİZ ne zaman çalıştık. Çalışan bendim, siz önüme sürekli engeller çıkaran kısımla ilgileniyordunuz. O yüzden boşuna palavra yapmayın. Başarı benim. SADECE BENİM..

Yani işin özü diyeceğim şu ki, sırf senden çıktı ya da sen ürettin diye çocuğun senin malın değil..Özgür bir birey. Ya kararlarına varlığına saygı duy ya da çocuk yapma.






DEVAMINI OKU...